Hafta Başı (63): Yalova'da yaşananların anlamı | 2025'ten geriye ne kaldı? | 2026'da neler olabilir?

29.12.2025 medyascope.tv

29 Aralık 2025’te medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: İyi günler, iyi haftalar. 2025'in son ‘‘Hafta Başı’’ yayınında Kadri Gürsel’le birlikte karşınızdayız. 2025'te geriye ne kaldı, 2026'da ne olabilir, bunları konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: Bugün Yalova’da çok önemli bir gelişme yaşandı biliyorsun. Senin bir tarafın Yalovalıdır, değil mi?
Kadri Gürsel: Benim bir tarafım Yalovalı değil, ama Yalova'ya gider gelirim. Yalovalı değilim. Yalovalı değilim derken, bildiğim bir yer.

Ruşen Çakır: Orada IŞİD'e yönelik büyük bir operasyon var ve en son, yayına girerken üç polisin şehit olduğu haberi vardı. Biliyorsun, IŞİD’in yılbaşında büyükşehirlerde saldırabileceğine dair çok haber çıkıyordu. Zaten belli bir süredir ülke çapında IŞİD'e yönelik sürekli birtakım operasyonlar oluyor, ama kamuoyunun çok fazla ilgisini çekmiyor. Fakat bu olay, bir realiteyi gözler önüne serdi. Bu, aslında öteden beri var olan bir realite. Daha önce El-Kaide vardı biliyorsun; Türkiye'de de saldırılar da yaptı. IŞİD de saldırılar yaptı ama bir şekilde unutuldu. Bu tür örgütler pek görülmek istenmeyen, yüzleşilmek istenmeyen örgütlerdir. Ben özellikle El-Kaide zamanında yaptığım yayınlarda söylediklerime, yazdığım yazılara gelen tepkilerden biliyorum; insanlar duymak dahi istemiyorlar. Ama özellikle Suriye iç savaşında Türkiye'nin bir geçiş ülkesi olması, hatta lojistik ülkesi olması nedeniyle, burası hem geçen, hem de burayı kullanan birtakım radikal örgütler için çok cazip bir yer oldu. Hem bir yandan yabancı ülke vatandaşları var, ama aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da var ve dönem dönem yapılan operasyonlarla bir şeyler oluyor, ama belli ki çok ciddi bir IŞİD varlığına tanığız.  IŞİD Türkiye'yi hedef alır mı? Daha önce aldılar, yine alırlar. Dünyanın değişik yerlerinde de, özellikle Afrika'da çok güçlüler. Bir de Orta Asya'da. Mesela Afganistan'da Taliban'a karşı savaşıyorlar. İran'da eylem ve saldırı yapabiliyorlar. Böyle bir yapı söz konusu.
Tabii bir de bunun, bir Suriye boyutu var. Suriye'de IŞİD var. IŞİD'le mücadeleyi esas olarak SDG, Kürtler yürütüyor. Türkiye'nin o konuda çok ciddi itirazları var. Türkiye, Şam'la beraber, bir şekilde onu üstlenmeye hazır olduğunu söylüyor derken, IŞİD burada, Türkiye'de kendini gösterdi. Ne diyorsun? Bu, önümüzdeki süreçte çok da konuşacağımız bir olaymış gibi geliyor bana, katılır mısın? 
Kadri Gürsel: Katılırım tabii. Öyle gözüküyor. Bu operasyonun zamanlaması açısından ilginç olan şey, IŞİD'in yılbaşı gecesi, yılbaşı kutlaması düzenleyenlere karşı saldırılar yapacağı yönünde. Bu, öyle duyum, kulis bilgisi falan değil. Doğrudan devlet kaynaklı, emniyet makamlarından kaynaklı açıklamalar ve bu, medyada epey yankılandı. Ardından, sanıyorum 15'ten fazla ilde operasyonlar yapıldı ve 100’den fazla kişi gözaltına alındı bu operasyonlarda. Öyle anlaşılıyor ki Yalova'da yaşanan hadise de bu operasyonların devamı; ya bu operasyonlarda gözaltına alınan kişilerin verdiği bilgiler doğrultusunda ya da zaten bilinen adreslere yapılan baskınlardan biri gibi karşımıza çıkıyor.
IŞİD konusunda ilginç bir şey söyledin. Türkiye'nin Amerika'ya, IŞİD’a karşı mücadele gerekçesiyle SDG’ye verdiği desteği sonlandırması için, “Bu mücadeleyi üstlenmeye hazırız, Bu işi bize bırakın” dediğini biliyoruz, ki geçmişte, ilk operasyon da 2016'nın Ağustos ayında, darbeden hemen bir ay sonra IŞİD'e karşı yapıldı. Fırat Kalkanı Operasyonu. Hâl böyleyken, IŞİD'in Türkiye'de uzun süredir bu kadar varlığını sürdürebilmiş olması, bir çelişki, bir soru işareti. Bu çelişkinin ortadan kaldırılması gerekiyor. Umarım bu operasyonlar serisi, bu çelişkinin ortadan kaldırılacağının ya da bu yönde bir karar verilmiş olduğunun işaretidir. Çünkü bir örnek var karşımızda: Ebu Hanzala müstear ismiyle bilinen Halis Bayancuk. Sen onu ne olarak tarif edersin?

Ruşen Çakır: Selefî.
Kadri Gürsel: Manevi olarak öyle olabilir ama hep IŞİD'le iltisaklı olarak muamele görür. Öyle midir, değil midir bilinmez. Ama kaç kere gözaltına alınıp bırakıldığını biliyoruz. Tutuklu kaldığı süreler de var. Hep ya tutuklanır bırakılır ya gözaltına alınır bırakılır. On yıl öncesine kadar bu IŞİD’çiler Türkiye'de piknik falan yapıyorlardı, biliyorsun. Ebu Hanzala mesela. Onun daha çok Selefî olduğunu söyledin. IŞİD'le alâkası hususunda galiba şüphelerin var, ama Balçova'da polis karakoluna yapılan saldırının akabinde, Ebu Hanzala, yani Halis Bayancuk gözaltına alındı. Bir hafta kadar tutulup yine serbest bırakıldı. Kendisinin bir de sosyal medya hesabı var. Burada hemen şu soru geliyor akla: Madem IŞİD'in yılbaşı akşamı saldıracağı istihbar edildi, ki 2016'yı 2017'ye bağlayan yılbaşı akşamı da yanılmıyorsam Özbek asıllı IŞİD’li bir terörist, 36 kişiyi, hatta daha fazla sayıda kişiyi öldürmüştü. Daha sonra yakalandı. Şimdi böyle bir şey olsa, ilk olmayacaktı. Olup olmayacağını da henüz bilmiyoruz, umarım olmaz. Ama demek ki elde değerlendirmeye hazır istihbarat var ki, 15 ilde operasyon yapılıp, olağan şüpheli olan 103 kişi gözaltına alınıyor. Ve buradan da IŞİD'in bir hücre evine baskın yapılabiliyor.

Ruşen Çakır: Hepsi Türk’müş. Altı kişi.
Kadri Gürsel: İlginç olan şey şu: Bu teröristler silahla karşılık verip üç polisi şehit edebiliyorlar. Demek ki bu teröristler çatışmalardan ve savaşlardan geçmiş. Bayağı tecrübeli ve eğitimli, çatışmayı bilen, silah kullanmayı bilen tipler. Bu, öyle yabana atılacak bir durum değil. Türkiye'de bunlar gibi daha kaç terörist, şu an harekete geçmek üzere hazır silahlı olarak bir yerlerde bekliyor?

Ruşen Çakır: Bir araya girebilir miyim?
Kadri Gürsel: Bunun üzerine gidilmesi lazım. Çünkü bir ülkeyi yönetmek, bu iddiada olmak, ciddiyet ve sorumluluk gerektiren bir iştir. Ülkeyi yönetenler kendilerini merkezdeymiş gibi görürler. Ama merkezde olmak, aynı zamanda ideolojik ve siyasi bir tutum alış gerektirir. Misal, merkez sağ iktidara geldiği zaman, kendi aşırı sağını kontrol altında tutar. Sol iktidara geldiği zaman, onun da kendi aşırı solunu kontrol altında tutması gerekmiştir. Bu hep böyle olmuştur Türkiye'de. Şimdi siyasal İslamcılar iktidarda. Ama siyasal İslamcılar ve aşırı sağın Türkiye'deki iktidarı, kendilerini, Türkiye'de gelmiş geçmiş en aşırı uçtaki sivil iktidar yapıyor. Tam ifadesini hatırlamıyorum, ama İçişleri Bakanı’nın açıklamasında, ‘’İnancımızı gerekçelendirerek şiddeti meşrulaştırmak isteyenler…’’ gibi bir ifadesi vardı. Bunlar inancı kullanarak şiddeti meşrulaştırmak isteyenlerse, o zaman bunlara karşı kesin ve kati önlemlerin, sonuç alıcı önlemlerin alınması lazım. Türkiye, ancak kendi evindeki temizliği yaptıktan sonra inandırıcı olabilir.
Diğer taraftan, Amerika inandırıcı mıdır? Hayır, değildir. Geçtiğimiz günlerde IŞİD bir Amerikan konvoyunu pusuya düşürdü, iki Amerikan askeri öldü. Bunun üzerine IŞİD hedeflerine hava saldırısı düzenledi Amerika. Demek ki IŞİD hedefleri biliniyordu. Yani orada da SDG ve onun hamisi olan Amerika, IŞİD'e karşı mücadele etmek, IŞİD'i ortadan kaldırmak yerine, IŞİD'in oradaki varlığını, aralarındaki işbirliğini, orada kalmak ve SDG'nin o bölgeyi kontrol altında tutmasını sağlamanın gerekçesi olarak kullanıyor. Yoksa IŞİD'i yok etmek üzere ne tür operasyonlar yapılıyor ne tür sonuçlar alınıyor, bunun bilgilerini paylaşırlardı. Bugüne kadar yapılmayan şeyler. Kontrol altında tutmakla yetiniyorlar. Artık bu olay gösteriyor ki, Türkiye'de IŞİD'in kontrol altında tutulmaktan öte, yok edilmesi gerekiyor. Çünkü silahlılar, tehlikeliler ve bunlar öyle sıradan teröristler değiller. Bunlar belli ki Suriye'den tecrübe kazanmış olarak gelen teröristler.

Ruşen Çakır: Çatışma haberi gelir gelmez, Ümit Özdağ sosyal medyada bir şeyler söyledi ve hemen bunu mültecilere, sığınmacılara bağladı.
Kadri Gürsel: İyi de, alâkası yokmuş. Erken ötmüş.

Ruşen Çakır: Bir de tabii daha olay sıcağı sıcağına ve bayağı da bir tepki çekti söyledikleri. IŞİD mensubu olduğu gerekçesiyle altı kişi öldürülmüş ve hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Üç polis memuru şehit oldu. Fotoğraflara baktığım zaman, sanki Yalova’daki emniyet güçleriymiş gibi duruyor. Sonradan özel harekât takviyesi gitmiş. Şöyle bir husus var tabii…
Kadri Gürsel: Bunlar Yalova’ya gözaltı yapmak için gitmişlerdir, belki silahlı olduklarını bilmiyorlardı.

Ruşen Çakır: Evet. Ama Yalova öteden beri hep IŞİD bağlamında çok dile getiriliyordu.
Kadri Gürsel: Daha da öncesine gidelim. Sen Behlül Özkan'la programlar yapıyorsun.

Ruşen Çakır: Evet.
Kadri Gürsel: Behlül Özkan, radikal İslamcıların, Yalova, Çınarcık ve o mıntıkada, yani Mudanya'nın kuzeyinde olan o yarımadada, on yıllardır mevcudiyetine dair bilgiler olduğundan bahseder. Ben kendisinden bir kez dinledim ama programlarında da dinlediğimi hatırlıyorum. Yanlış bir söz çıkmasın ağzımdan. Eski olduğunu söylemek için, çok eskiye dayandığını söylemek için. radikal İslamcıların IŞİD'le başlamış bir şey değil bu.

Ruşen Çakır: Özellikle çok aleni bir şekilde örgütlendiği konuşulur hep. Mesela Oğuz Kağan Salıcı yakın zamanda bir açıklama yapmış. Yalova merkezli IŞİD yapılanması diye tarif ediliyor. Ama belli ki Türkiye'nin başka yerlerinde de, Güneydoğu'da da var. Bunların hepsi IŞİD olmayabiliyor. Selefilik tüm dünyada yaygın, ama bunların hepsinin IŞİD olacağı anlamına gelmiyor. Ama en son Suriye'de yaşanan birtakım olaylarda bir cami bombalandı mesela. Onu yapan başka bir örgüt. Ama o örgütün IŞİD'e yakın olduğu söyleniyor.
Kadri Gürsel: Onun da ne amaçla yapıldığını bilmiyoruz tabii. Amerikan konvoyuna yapılan saldırı da SDG'nin o bölgelerdeki varlığını, Amerikan desteğini yeniden haklı göstermek, buna gerekçe kazandırmak gibi bir amaç güdebilir. Diğer taraftan, Suriye'yi karıştırmak ve Ahmed eş-Şara'nın veyahut onun yönetiminin Suriye'yi yönetemediğini göstermek için de düzenlenmiş olabilir. Her şey mümkün yani. Böyle bir cami saldırısının Alevi nüfusta yaratacağı tepki ve o isyan havasını doğuracağını herkes öngörebilir. Yani hangi düğmelere basılacağı çok belli.

Ruşen Çakır: Ben 2025’in son hafta sonunda “Benim sürecim senin sürecini döver” başlığıyla bir yazı https://medyascope.tv/2025/12/28/rusen-cakir-yazdi-2025in-ardindan-benim-surecim-senin-surecini-dover/ yazdım.  Yani bir tarafta’’ çözüm süreci,’’ bir tarafta da ‘’19 Mart süreci.’’ Tabii ki 19 Mart süreci, çözüm sürecini dövdü, yani gündemi ele geçirdi. Çözüm süreci onun gölgesinde kaldı. Ama belli bir tarihten itibaren, yargının CHP'ye yönelik attığı her yeni adımın etkisi söndü; ya artık yapacak bir şey kalmadığını ya da etkili olmadığını gördüler. Şimdi iddianame hazırlandı ve mahkemeyi bekleyeceğiz. Ama son dönemde yargı, uyuşturucu, kara para operasyonlarıyla kendisini bambaşka alanlarda gösteriyor. Mesela biz her sabah gözaltına alınan belediye başkanlarına, belediye bürokratlarına yönelik operasyonlarla uyanırdık. Şimdi gözaltına alınanlar gazeteciler, fenomenler, ünlüler, şarkıcılar. Bence 2025'e ağırlığı yargı vurdu. Ama Türkiye’de yargı şöyle vuruyor: Mesela İtalya'da yapılan Temiz Eller Operasyonu oluyordu ya, orada yargı gerçekten yolsuzlukların üstüne gidiyordu ve bütün ülke onun yaptığını hakikaten ülkenin hayrına olarak görebiliyordu. Ama burada bağımsız yargı olmadığı için, yargının bütün olayı, siyasi iktidarın siyaseten yapamadığını yargı eliyle yapmak. İktidar 31 Mart 2024 seçimlerinde CHP’yi yenemedi, yargı eliyle sınırlamaya çalıştı. Ama o da geldi belli bir yerde tıkandı. Mesela 2025'in en çok konuşulan hususları CHP'ye kayyum atanması ya da mutlak butlan. “Bugün olacak, yarın olacak” denildi, olmadı. Mesela İstanbul'a bir İl Başkanı atandı, hâlâ oradalar biliyorsun.
Kadri Gürsel: Evet, orada çay içiyorlar.

Ruşen Çakır: Çay içiyorlar da, artık kendileri de ne yaptıklarını bilmiyor galiba. Böyle geçti gitti. Ama oraya yapıştılar. Yüksek Seçim Kurulu karşı açıklama yaptı, onu da kâle almıyor buradaki mahkeme; hâlâ uzatıp duruyor. Bence 2025'in en önemli hususu yargı, yargı eliyle siyaseti dizayn etme. Ama buna karşı CHP'nin toplumsal muhalefetle birlikte çok ciddi bir direniş göstermesi ve büyük ölçüde de başarılı olması. Ben 2025'i böyle özetliyorum. 
Kadri Gürsel: Ben de benzer sözcükleri kullanıyorum, fakat sanıyorum farklı açılardan yaklaşıyoruz hadiseye. 2025'in en önemli hadisesi, 19 Mart sürecidir. Ama 19 Mart süreci tıkanmış değildir. Bence etkisini ve sonucunu aldı; 19 Mart'ta yapılmak istenenler büyük ölçüde başarıldı.

Ruşen Çakır: İktidar tarafından mı?
Kadri Gürsel: Tabii. Çünkü ilk defa bu iktidar, bu rejim toplumdaki siyasi değişim talebini yönlendirmek veya bunu erteletmek yerine, bunu bastırmayı seçti ve bastırdı. Bu mânâda, siyasi değişim talebini, değişimin aktörünü ve onun bütün ekibini içeri atarak, Cumhuriyet Halk Partisi'nin belediyelerini de büyük ölçüde değil, ama önemli ölçüde budayarak elde etti. Türkiye'de rejim 2025'te yeni bir aşamaya geçti aslında. Burada yargı siyasetin yerini aldı. Bunu daha önce siyaset yoluyla yapmayı denediler birkaç kez ve başarılı oldular. 2015'te toplumdaki siyasal değişim talebinin ertelenmesini sağlamakta başarılı oldular. Ne oldu? 2015'teki Haziran seçiminde MHP'ye kaybettiği oyları, yakın ve somut bir iç güvenlik tehdidi algısı oluşturarak, yani siyasal değişim ve ekonomik zorlukların seçmen üzerinde yarattığı siyasi değişim talebinin yerini acil güvenlik ihtiyacı aldı. Özellikle 10 Ekim Ankara katliamından sonra. PKK ile çatışmasızlık durumundan çatışma durumuna geçildi ve siyasal değişim talebi ertelendi. Şimdiyse, iktidarın siyasal değişim talebinin ertelenmesi gibi bir girişimi olamıyor. Onun yerine, siyasal değişim talebini bütünüyle bastırma yönüne gidiyorlar ve bastırdılar da yargı kanalıyla. Yargı, 2025'te, siyasetin, iktidar siyasetinin yerini aldı. Yani iktidar siyaset yapmaz oldu ve siyaseti yargı eliyle tanzim eder oldu. Senin de söylediğin gibi, siyaseten elde etmek istediği sonuçları seçim sandığında elde edemeyeceği için, yargı kanalıyla elde etmek istedi.
Şimdi güncel bir tartışmaya geleceğim buradan, iktidarın siyaseti bırakmasının en bariz göstergesi, Erdoğan'ın geçmiş yıllara oranla çok daha az konuşur ve görünür olmasıydı. Erdoğan az konuştukça, az göründükçe, ki daha önce de AKP'li siyasetçilere de yasaklar, tahditler getirilmişti ve bunlar kendi medyalarında, kendi iktidar kanallarında dahi arz-ı endam edemiyorlardı. Bu son tartışma, Hande Fırat'la Zafer Şahin arasında başlayıp daha sonra Ahmet Hakan ve Şamil Tayyar'ın dâhil olduğu tartışmanın nedeni tam da budur. Yani iktidarın, Erdoğan'ın görünmez olması, görünmez olmasıyla da siyasetin yürütülememesi, siyasetin yargıya ihale edilmesi, ardından da seçim sathı mailine doğru yaklaşırken, bunun hazırlığı yapılıyor olması. Maildeyiz demiyorum, ama oraya doğru gidiyoruz. 2026'da daha çok konuşacağız bunları. 2027 seçim yolu olacak muhtemelen. 2026'da konuşacağız.
Birkaç yıl öncesine kadar her gün konuşmasına alıştığımız Erdoğan, kendi televizyon kanallarında, şurada burada artık gözükmüyor. Bir vesileyle bir açılış yapar, bir şey olur, birilerini toplar ve konuşurdu. Nedenini bilemem, çeşitli nedenleri olabilir. Çeşitli iddialar var zaten bu konuda. Sağlık sorunları olabilir, eskisi kadar enerjik olmayabilir. İnsanlar yaşlanıyorlar sonuçta, bu doğal bir süreç. Neyse, ben bunun üzerinde durmak istemiyorum, ama sonuç bu. Şimdi, 20 tane AKP'li vekil seçilecek, bunlar hata yapmadan, muhalefetin eline koz vermeden konuşacaklar. Çünkü gerçekten gazetecileri harcamak çok kolay. Ben gazeteci demiyorum onlara aslında, lafın gelişi gazeteci diyorum; onlar medya elemanları ve bu elemanları kullan, at. Sarf malzemesi onlar. Medyalarını bir aracı olarak kullanıyorlar; fakat hata yapma lüksüne de sahipler sonuna kadar. İktidarın kadroları ise hata yapma lüksüne o kadar sahip değiller. Ama medya elemanları hata yapabiliyorlar ve bazen bu hataların bedeli iktidar tarafından onlara ödettiriliyor, o ayrı mesele, şimdi çok girmeyelim o konuya.
Müsaadenle 2025'i toparlamak istiyorum. Bana göre 2025'in olayı, 19 Mart süreci. 2025'in kişisi Özgür Özel. 2025'in bütün süreçlerinde, bugün tartıştığımız bütün konularda, o konuları tartışmamıza neden olan kişi ise Erdoğan. Bu, onu 2025'in kişisi yapıyor mu? Bence yapmıyor. Ama Erdoğan Türkiye'de tartışılan, sıralanan, klasmana tabi tutulan ne kadar olay varsa hepsinin görünmeyen aktörü. Bir yerde görünmeyen kişisi belki de, ama her olayda var Erdoğan. Niye Özgür Özel? Biraz da senin bahsettiğin nedenlerden dolayı. Cumhuriyet Halk Partisi'nin dönüşümü için karşısına çıkan fırsatı, mükemmel demeyeceğim, ama mükemmele yakın kullandı. Bu çok önemli bir şeydi. Ama sadece onunla kalmadı; Cumhuriyet Halk Partisi'ni dönüştürürken, bu yönde büyük bir aşama kaydederken, diğer taraftan Cumhuriyet Halk Partisi'ni de toplumsal muhalefetin öncü gücü haline getirdi. Bu, Türkiye siyasi tarihinde ilk defa oluyor. Cumhuriyet Halk Partisi Ecevit döneminde bile böyle olmamıştı. Ecevit, “Bu düzen değişmelidir” derken dahi, Cumhuriyet Halk Partisi toplumsal muhalefetin öncüsü değildi. O zaman Türkiye'de sol vardı, o zaman Türkiye'de sendikalar vardı. Şimdi hiçbir şey yok o manada. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi'nin mitinglerinde görüyoruz solu.

Ruşen Çakır: Burada bir şöyle bir araya gireyim: Mesela bugün Özgür Özel Buca Cezaevi’nde. Ziyaretlere gidiyor, kapıda açıklama yapıyor. Zaten sürekli cezaevlerine gidiyor, mahkemelere gidiyor. Ekrem İmamoğlu'nun duruşmalarına katılıyor. Hatta bir keresinde Ümit Özdağ'ın duruşmasına katıldı, ben de izlemiştim. İlaveten, çok talihsiz olaylar da yaşandı. Mesela Manisa'da iki yakın çalışma arkadaşını kaybetti. Arada Avrupa'da Sosyalist Enternasyonal toplantılarına katılıyor. Çok yoğun bir tempo. Haftada iki miting düzenliyor. Hafta içi İstanbul’un ilçelerinde, hafta sonu başka illerde. Sürekli de el altından teklifler gidiyor biliyorsun: ‘’Bırak Ekrem'i, sen CHP ile ne yapıyorsan yap. Ekrem’i unut. Onu unutmazsan biz de seni unutmayız’’ minvalinde teklifler gidiyor kendisine. Ama bunu da kamuoyuna deklare etti. Bütün bunları yaparken aslında acı olan bir durum var: Biraz önce, Ecevit döneminde sendikaların, sol hareketin olduğundan bahsettim. Bugün o yok. Büyük ölçüde yok daha doğrusu.
Kadri Gürsel: Yani o dönemle kıyaslarsan yok. Var olanı da ‘’var’’ dememize engel oluyor, o dönemle kıyasladığın zaman.

Ruşen Çakır: Evet. Bir de partinin içinde çok çatlak ses vardı, o sesler pekâlâ baskın çıkabilirdi. Zaten iktidarın en büyük hesabı oydu ve o hesap bozuldu.
Kadri Gürsel: Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi'ni bölmeyi başaramadı.

Ruşen Çakır: Evet. Ama çok enerji harcadı.
Kadri Gürsel: Burada belki Kılıçdaroğlu'na da bir yer açmak lazım. Ne diyelim ona da?

Ruşen Çakır:  ‘’Yılın adamı’’ diyebilirsin o anlamda.
Kadri Gürsel: Anti-kişisi diyelim bari

Ruşen Çakır: Yani yılın kaybedeni yani
Kadri Gürsel: Yılın kaybedeni de denilebilir tabii. Ama yarattığı hasar da ortada. Bu arada belki bir geçiş olarak şu süreçleri anlamlandırmak lazım. Yani hem PKK ile olan süreç hem de 19 Mart sürecinden söz ediyorum. Ortada büyük bir çelişki var ve bu çelişkinin 2026'da nasıl çözüleceğini bilmiyorum, öngöremem. Ama 2026'da çözülebilir. ‘’Çözülebilir’’ derken ihtimal atfediyorum. Olacağı anlamına gelmiyor. Bununla da yaşayabilir Türkiye. Ama görünen o. 1 Ekim tarihi miydi Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına gidip ellerini sıkması?

Ruşen Çakır: Evet, 1 Ekim 2024. 24 Ekim’de de ‘’Öcalan gelsin DEM Parti Grubu’nda konuşsun dedi.
Kadri Gürsel: Şimdi zamanlamaya bak. Bahçeli 1 Ekim'de DEM Parti sıralarına gidip el sıkıyor. 2 Ekim'de Akın Gürlek İstanbul'a Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanıyor. Bu ne demek? Aynı anda düğmeye basılıyor demek. Yani bu süreçlerin tasarımı, koordinasyonu ve uygulaması bakımından, bunlar aslında birbirine paralel olarak tasarlanmış süreçler. Program başından beri tartışıyoruz; Süreçlerden bir tanesi tartışıyoruz iktidar açısından önemli sonuçlar elde etti. İmamoğlu'nun, en azından aday olarak tasfiyesi gerçekleşti. Diğeri ise geldi dolaştı, Suriye'de tıkandı aslında. Çünkü ‘’devlet aklı’’ dedikleri şeyin Suriye'deki durum karşısında nasıl düşüneceğini az çok izah edeyim. Şimdi orada üç SDG tümeninin, Şam'a bağlı olarak bütünlüklerine ve içteki hiyerarşilerini koruyarak varlıklarını devam etmesi hususunda bir anlaşma denemesi var. Bu gerçekleşirse, şu anlama gelir iktidarın bakışı açısından. Daha doğrusu var ya da yok, onu tartışmıyorum, ama bir devlet mantığı açısından baktığım zaman, devlet burada Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir silahlı örgütü anlaşma yoluyla tasfiye ediyor, silahsızlandırıyor, onların unsurlarını, kadrolarını bazı tasniflere tabi tutarak legal alana alıyor ve PKK sorununu çözüyor derken, diğer tarafta, sınırımızın güneyinde Suriye'de, düzenli ordu vasfında 3 PKK tümeni, ki bunların gerillacılık geçmişi var. Orası gerçi düz bir arazi ama gerillacılık geçmişi var. İdeolojik bir şey yüklemeden, teknik anlamda söylüyorum bunu. Türkiye'de maazallah kamu düzeni çökse, zaafa girse, bir kriz olsa, bir güvenlik açığı oluşsa, bu bir risk.
Devletler uluslararası ilişkilerde, komşunun veyahut bölgedeki aktörlerin niyetlerine göre hareket etmezler, kapasitelerine göre önlemlerini alırlar. Eğer PKK güneyde böyle bir kapasiteye haiz ise devlet ne yapacak o zaman? Üç tane tümen de sınırın kuzeyine mi koyup bekleyecek? Böyle bir şey olmaz. Dolayısıyla bu sorunun halledilmesi gerekiyor.

Ruşen Çakır: 2026'da hallolacak mı?
Kadri Gürsel: Bilemem. Nasıl hallolacak? Şam aracılığıyla, Amerika'nın telkinleriyle, dolaylı olarak diplomasi yoluyla, müzakereler yoluyla hallolması tabii ki herkesin çıkarınadır elbette. Türkiye'deki sürecin selameti açısından da öyledir. Çünkü Suriye konusu gerçekten Türkiye'deki Kürtler ve Kürt hareketi için çok çok önemli. Türkiye'deki gündemlerini geri plana itmelerine neden olacak kadar önemliydi. Yani 2012'den itibaren Suriye çok önemliydi. O yüzden ‘’Şiddet kullanırız, bunu zor yoluyla çözeriz’’ minvalinde yapılan açıklamaları gerçekten tedirginlikle karşılıyorum. Çünkü o zaman bu iklim tamamen berhava olur Türkiye'de. Bambaşka bir düzleme girilir, başka şeyler yaşanır. Bunu da kimse istemez.

Ruşen Çakır: Bugün IŞİD'le çatışma yaşanıyor. Üç polis şehit oluyor. Şu anda Suriye'de Ankara'nın tercihi HTŞ. HTŞ IŞİD değil tabii ama akraba bir örgüt.
Kadri Gürsel: Köken itibariyle Selefî. El- Kaide kökenli.

Ruşen Çakır: Evet. Öteki tarafta Kürtler var. Ama Kürtlere güvenmiyor. Ama Kürtlere esas güvenmemesinin nedeni olan yapıyla anlaşma yapıyor. Yani PKK'yla, Öcalan’la. Yoksa PKK olayı olmasa, Türkiye’nin Suriye Kürtleri diye bir sorunu çok fazla olmazdı. Şimdi
Kadri Gürsel: Bu arada, Suriye Kürtleri sorununu başımıza Beşar Esad açtı. Onu da Türkiye'nin izlediği Suriye politikasına cevap olarak Türkiye'yi cezalandırmak için yaptı.

Ruşen Çakır: Evet. Şu anda Suriye'de Kürtleri karşısına alıp sadece HTŞ'yi, Ahmet eş-Şara'yı yanına alma yaklaşımının ne kadar sakat olduğunu, önceki gün Alevilerle yaşanan çatışmalarda da gördük. Yani oradaki meselede eş- Şara’nın meşruiyet sorunu sadece Kürtler nezdinde değil. Toplumun diğer azınlıklar nezdinde de sorunu var. Onları entegre etmekte bir zorluğu var.  Dolayısıyla Türkiye'nin eş-Şara’ya ya da onu destekleyen yapılara gösterdiği ilgiyi, tamamı olmasa bile ona yakın bir ilgiyi, Kürtlere, Alevilere ve diğer gruplara da göstermesi gerekiyor.
Kadri Gürsel: Prensip olarak haklısın.

Ruşen Çakır: Ama yapmayacak diyorsun. Çünkü ‘’Türkiye'de silahsızlandırdım’’ dediği bir örgütün, ordu düzeyinde teçhizatlandırılmış üç tane tümenle sınırın güneyinde bekliyor olması, örgütün tarihsel olarak sahip olduğu ayrılıkçı hedefler açısından da bakıldığında, bu, böyle yönetilmesi kolay bir tehdit değil. Bu her zaman bir tehdit olarak kalacak. PKK'nın Suriye'de de silahsızlanması halinde yahut da mevcut yapıya bir daha geri dönmeyecek şekilde entegre olması hâlinde o zaman Ankara'daki sorun çözülür. Ankara'nın bakışını bu şekilde tarif ettiğim sorun çözülür. Bu çelişkiler nasıl yönetilir, 2026’da onu göreceğiz
Ama orada hemen devreye İsrail giriyor. 2026'da izlememiz gereken süreçlerden biri de Türkiye-İsrail arasındaki gerilimdir. Ben Türkiye ve İsrail'in bir çatışma rotası içinde oldukları kanaatindeyim. Sonunda artık bu rotaya girdikleri kanaatindeyim. İki tarafı da izleyerek, özellikle İsrail'in son günlerde başlattığı diplomatik hamlelere de bakarak hem F35'lere karşı Amerika’da yürüttüğü Türkiye aleyhtarı diplomasisi… Tabii Türkiye'den aldık algıladıkları tehdidi de abartıyorlar; Türkiye'nin stratejik otonomi kazanma yönündeki hamlelerini savaş hazırlığı olarak yorumluyorlar. Stratejik otonomi kazanma yönündeki hamleler derken, savunma alanındaki hamleleri kastediyorum. Bunu bir savaş hazırlığı olarak yorumluyorlar. Bizimkiler de onlara ‘’Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh’’ sözünü hatırlatsın. Eski, 150-200 yıllık bir veciz sözdür bu. ‘’Eğer barış istiyorsan savaşa hazır ol’’ anlamında bir söz. Bu ayrı konu.
Bir taraftan da İsrail’in Somaliland’ı tanıması, Kızıldeniz jeopolitiğiyle de açıklanması gereken bir şey. Sadece Türkiye'ye karşı yapılmış bir hamle değil o. Ama Türkiye de kesinlikle var işin içinde. Sonuç olarak, İsrail’le bir çatışma rotasında gidiyoruz. Bu illa gerçekleşir anlamına gelmiyor. Ama Suriye'deki durum kontrolden çıkarsa ne olur bilinmez. Bir de şuna bakıyorum ben. Mesela Netanyahu, Türkiye’ye karşı tehditkâr bir dille konuşmaya başladı. Netanyahu’nun da Türkiye ile bir gerilime ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve Netanyahu burada muhtemelen hava kuvvetlerine güveniyor. Yani karada temas yok. Denizde asimetri var. İsrail'in deniz kuvvetlerinin vurucu gücü, ateş gücü çok yüksek, küçük atletik bir kuvvettir. Ama denizlerde Türkiye ile boy ölçüşemez denizlerde. Netanyahu’nun hava kuvvetlerine güvendiği çok belli oluyor; buna güvenerek konuşuyor. Ve Netanyahu’nun iktidarda kalabilmek için buna çok ihtiyacı var. Neticede İran'a tekrar bir saldırı düzenlerse, ki bu da muhtemel, onun için yeterli olmayacaktır. Çünkü bu iş çok kolay hallettiler. Şimdi burada
Burada Netanyahu’nun bir dış tehdide ihtiyacı var. Onu da bulduğumu bulduğunu düşünüyorum. O dış tehdit, Türkiye. Acaba, karşılıklı olarak iki tarafın da işine gelen bir durum mu bu, o da ayrıca tartışılır.

Ruşen Çakır: Türkiye ile İsrail'in doğrudan çatışmasından ziyade, proxyler yoluyla diyeceğim, ama…
Kadri Gürsel: Proxy dediğin zaman, PKK.

Ruşen Çakır: İsrail için Kürt demek.
Kadri Gürsel: PKK var. Adını koyalım. SDG. Ben asla şunu söyleyemem. Kaç yıldır bu ülkede gazetecilik yapıyoruz. Az çok yani Kürt hareketinin reflekslerini, tarihini ve fıtratını da biraz tanıdığımız için, PKK, asla bir Hizbullah, asla bir Hamas olmaz. İran'ın Hizbullah’ı ve Hamas’ı olduğu gibi, PKK da İsrail'in Hizbullah'ı Hamas’ı olmaz. Böyle bir şey olmaz. PKK'nın, İsrail'in iradesine râm olmakta ciddi rezervleri ve sınırları olduğu kanaatindeyim. Çünkü bu, PKK için son derece kötü sonuçlar doğurur ve aynı zamanda da çok ciddi bir meşruiyet tahkimi verir.

Ruşen Çakır: Orada en önemli mesele Öcalan.
Kadri Gürsel: Türkiye'nin Kürt meselesini al, soykırımcı İsrail'le özdeşleştir. PKK’nın bu tür bir tuzağın içine düşeceğini zannetmiyorum.

Ruşen Çakır: Ama çok ciddi bir yatırım faaliyeti var.
Kadri Gürsel: Orada başat aktör Amerika olacaktır. 

Ruşen Çakır: Ama İsrail'in ya da ona yakın çevrelerin yatırımları var. Karşılık bulma ihtimalleri zor ve burada en büyük engel Öcalan.
Kadri Gürsel: Sahadaki gerçekler ne kadar Öcalan engelini dinler onu bilemem.

Ruşen Çakır: Zaten bu sürecin böyle bir zamanda başlamasının en önemli nedeni, Öcalan hâlâ bir güçken bu muhtemel gelişmelerin önüne almak. Öcalan’ın etkisiz olduğu bir şeyde, PKK ya da onun çevresindeki yapıların, tamamı olmasa bile önemli bir kısmının, İsrail'in cazibesine kapılma ihtimali var.
Kadri Gürsel: Elli yıllık bir hareketten söz ediyoruz burada. Ortadoğu'da doğmuş, gelişmiş, Ortadoğu'yu da tanıyan bir hareket. Yani İsrail'in
bu konuda geçmişte Sovyetler Birliği'nin, Suriye'nin, PKK'ya sağladığı desteğin onları ayakta tutmaya yetecek bir benzerini sağlayamayacağını, , bunun çapının ve gücünün buna el vermeyeceğini kendileri de bilirler herhalde. Bir de araziye bak. Suriye coğrafyası tayin edicidir burada. 
Şimdi bütün bunları da Amerika bağlamında konuşuyoruz. 2025'te dünyayı meşgul eden ve içinde Trump’ın olmadığı bir olay söyleyebilir misin? Yok. Erdoğan için sorduğum soruyu Trump için de soruyorum sana. Bana göre 2025'in kişisi Trump. Yani adam Beyaz Saray'a yerleşti ve dünyayı karıştırdı, karıştırmaya da devam edecek. Yani altın ve gümüşün yükselişi dersen Trump var. Venezuela dersen, Trump. 2025’te bölgede yılın olayı nedir? İsrail'in İran'ı bombalaması. Burada bir parantez açayım. Ben en başından itibaren, 2009'dan beri, Natanz'ın tespit edilmesinden bu yana, İsrail'in İran'a saldıracağını öngören az sayıda insanlardan biriyim. O zaman kerli ferli siyaset bilimciler, uluslararası ilişkiler uzmanlar bunun bir hayâl ürünü olduğunu düşünüyorlardı, gerçeklik atfetmiyorlardı. Hatta Foreign Policy’nin uluslararası bir anketinde bunu öngörenlerin oranı %5'ti. Bu sonunda gerçekleşti ve bunda da Trump'ın etkisi oldu. Trump olmasaydı, belki İsrail bunu yapamayacaktı; bu kadar ileri gidemeyecekti. Dolayısıyla 2025’in kişisi Trump'tır.
2026'da da izlenmesi gereken olaylar: Çin-Tayvan gerilimi. Orada Batın'ın, Amerika ve müttefiklerinin ne yapacağı önemli. Çünkü Şi Cinping’in ‘’2027'ye kadar Tayvan'ı topraklarımıza katacağız. Çin'in bütünlüğünü, birliğini, toprak bütünlüğünü sağlayacağız’’ diye bir taahhüdü var. Venezuela hadisesi var. İran yine gündemde ve Gazze konusu. Bu konular 2026'da bizi meşgul etmeye devam edecek. Bakalım Türkiye bu zor denklemlerden nasıl çıkacak? Ama ben İsrail tarafından Türkiye'ye yönelik provokasyonlar bekliyorum.

Ruşen Çakır: Evet, hiç şaşırmam, dikkatli olalım. Herkese iyi yıllar dileyelim. 2025'in son ‘’Hafta Başı’’nı noktalıyoruz. İyi yıllar.
Kadri Gürsel: İyi yıllar diliyorum ben de. En azından 2025'ten kötü olmasın diyelim. 2025'ten kötü olmadığı müddetçe, kısa vadede birazcık umudumuz vardır.

Ruşen Çakır: İzleyicilerimize de çok teşekkürler. Haftaya tekrar görüşmek üzere, iyi yıllar.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
04.01.2026 Venezuela dersleri: “İç cepheyi tahkim”in ciddiyeti ve aciliyeti
04.01.2026 Erdoğan’ın uçağına hangi gazeteciler binebilir?
03.01.2026 Nedir şu ucuz kahramanlardan çektiğimiz!
02.01.2026 Devlet eliyle “sivil” eylem: Galata Köprüsü’nde Gazze buluşması
01.01.2026 2026’da sürprizlere hazır olalım
31.12.2025 2025: Ayakta kalmanın çok zor olduğu bir yıldı
30.12.2025 Yalova’da yaşananlara şaşıran var mı?
29.12.2025 Hafta Başı (63): Yalova'da yaşananların anlamı | 2025'ten geriye ne kaldı? | 2026'da neler olabilir?
29.12.2025 Yargı vesayetinde son perde
28.12.2025 2025’in ardından: “Beni sürecim senin sürecini döver!”
04.01.2026 Venezuela dersleri: “İç cepheyi tahkim”in ciddiyeti ve aciliyeti
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı